Ben Kimim?

Çoğumuz travma kelimesini kendi hikayemizden bahsederken kullanmayız.

Travma denince aklımıza büyük olaylar geliyor olabilir; deprem, trafik kazası, sevdiklerin kaybı, hastalıklar ya da aşırı uçta diğer şiddet eylemleri gibi…

Çocukluk yıllarımızda cinsel ya da fiziksel tacize maruz kalmadıysak, acı çekmediysek eğer, kendimize ‘ben erken çocukluk döneminde travma yaşamadım’ diyebiliriz.

Bununla beraber travma kim olduğumuza dair inancımızda ve hissimizde olumsuz etki bırakan olayl(ar) olarak tanımlanabilir. Kendimizi kötü hissettiren, korkmuş hissettiren, inicinmiş ya da utanmış hissettiren türden etkiler bırakacak kadar önemli herhangi bir olaydan travma ortaya çıkabilir.

Bu tanım ile hepimiz yetişkin olma sürecinde az ya da çok travma yaşadık diyebiliriz.

Ve bugün hayatımızda olanlarla ne kadar iyi baş ediyor olduğumuz, büyük ölçüde geçmişte yaşadığımız travmayı kabul etmeye ve anlamaya ne kadar açık olduğumuza bağlıdır.

Her ne kadar geçmiş geçmişte kaldı desek de, biz farkında olalım ya da olmayalım, geçmiş bugünümüzü etkilemeye devam ediyor.

Ve bir travma çözümleme danışmanı olarak hem kendi hikayemde hem de diğêrlerinin hikayesinde, geçmişimizdeki küçük ya da büyük çaplı travmalarla bugünün yetişkin bilinciyle ve iradesiyle tanışmayı ve çözüm sürecini ertelersek, yaşanılan her neyse yarattığı acının içinde takılıp kaldığımızı görüyorum.

Özellikle de yakın ilişkilerimizde yaşadığımız zorlukların ve tıkanmaların, geçmişi tekrar ediyor; yani, bilinçsizce geçmişi şimdide yeniden ve yeniden yaratıyor oluşumuzla birebir ilgili olduğuna çok sık tanık oluyorum.

Travma üzerine çalışan araştırmacılar yaşamı tehdit etmeyen ancak yoğun duygusal tepkiye neden olan kişilerarası travmatik olayları küçük ‘t’ ile ayırıyorlar.

Global ölçekte kendinden memnun olmayan sürekli bir şekilde değişmeye ve başka biri olmaya çalışan bizlerin bu çabası işte bu küçük t ile ifade edilen travmalarımızdan kaynaklanıyor.

Ve bunlar; çocukluk yıllarında evde ya da okulda maruz kaldığımız ihmal, reddedilme, küçümsenme, alay edilme, arkadaş ya da kardeş zorbalığı ve sözlü taciz (Türkiye’de çocuk yetiştirme, ebeveynlik konusunda yaygın bilinçsizlik nedeniyle fark edilmesi en zor ve en yaygın olumsuz deneyim olduğu kanaatindeyim, bir nevi normalleştirilmiş halde) gibi her birimizin hikayesinde az ya da çok yer alan parçalar.

Burada sanırım en önemli nokta çocukluk yıllarımızda yaşadığımız deneyim hakkında şimdi ne düşündüğümüz ve ne hissettiğimiz değil, ama o zaman ne hissettiğimiz ve nasıl bir yargıya vardığımızdır.

Şimdi baktığınızda annenizin ya da babanızın duygusal kontrolü kaybetmesini anlayabilirsiniz belki, ama bir çocuk için güvende hissetmek üzere tek dayanağı olan anne ya da babanın öfkeyle bağırması dehşet verici bir şeydir.

Bu açıdan bakıldığında ebeveynlik zor, çok ama çok emek, özen ve bilinç gerektiren bir roldür.

Sinir sistemimizde ve beynimizde doğuştan sahip olduğumuz yaşamda kalma stratejisi güvende olmamızı sağlamak için var, ancak beynimiz bu strateji nedeniyle bizi korkutan ya da paniğe düşürmüş ne varsa her şeyi kaydetmeye ayarlı.

Ve bu özellik, ne yazık ki uyarılmış bir fizyolojiyle (uyarılmış bir fizyoloji; en derinde alarm modunda çalışan sinir sistemi; ve yüzeyde gergin bir beden, yargılayan ve şüpheci bir zihin, duygusal dalgalanmalar demektir) yaşamamıza neden oluyor, yani deneyimlerimizden bazılarını ölüm kalım meselesiymiş gibi yaşıyoruz, aslında herhangi yaşam tehdidi içermeseler de biz öyle algılıyoruz.

Yaşadığın olumsuz deneyimlerin sende bıraktığı izlerle, ‘kendini tanımlamamak’ için, çocukluk yıllarını ve özellikle ailenle arandaki ilişkiyi anlaman çok önemli.

Daniel Siegel’e göre: “Arkadaşlarınla, partnerinle, ve çocuklarınla olan ilişkinin iyileşebilmesi ve kendin olmaktan mutlu olabilmen için geçmişini anlamlandırman gerek.”

Geçmişi değiştiremeyiz ama geçmişin yarattığı etkiyi değiştirebiliriz. Bağlanma modelleri üzerine yapılan araştırmalar bize, geçmişimizi anlamanın ve çocuklukta yaşadığımız acıyı hissetmenin, yakın ilişkilerimizde özellikle de ebeveyn isek çocuklarımızla olan ilişkimizde sağlıklı bağ kurma becerimizi geliştirdiğini gösteriyor.

Çocukluk yıllarında ya da sonrasında anlam veremediğimiz ama acısını hissettiğimiz yaşadıklarımızla, suçluluk hissi, kendinden ve yaşamdan kopma, anıları bastırmaya ve sürekli olarak duygusal bir sancıyı rahatlatmaya çalışma şeklinde mücadele etmenin alternatifi onları hayatımıza dahil etmek.

Dan Siegel’in tarifiyle yaşananları sahip olduğu ve ifade kazandığı gerçekliği içinde şimdinin merceğinden anlamak, genel olarak tüm ilişkilerimizde, ne olduğunu ve nereden geldiğini bilmediğimiz duygusal fırtınaların ve olumsuz inanç kalıplarının etkisinde olmak yerine farkındalıkla var olabilmemize izin verecek.

Geçmişimizi anlamak yaşamımızda bizi sınırlayan, potansiyelimizi ortaya çıkarmaktan bizi alıkoyan, sihrimizi yaşamamızı engelleyen, varlığımıza ilişkin sahip olduğumuz; ‘yeterli değilim, hep daha çok çalışmam ve daha iyisini yapmam gerek’; ‘değersizim ve sevilmeyi hak etmiyorum bu yüzden kendimi gizlemeliyim’ gibi çekirdek olumsuz inançlarımızı dönüştürmemizi sağlayacak.

Geçmişte başımıza gelmiş olayları kontrol edemeyiz ancak mevcut yaşamımıza nasıl etki edeceklerine biz karar verebiliriz.

Yaşadıkların senin kim olduğunu tanımlamaz. Sen inandığından çok daha fazlasısın.

Hiçbir zaman tanımlamadı. Kendin olmak senin için her zaman en iyi, eşsiz, ve en doğru olan, bunu sen de kalbinin en derinlerinde hissediyorsun ve biliyorsun.

Ve tanımlamayacak. Kendini keşfetmek ve yaşamak bu hayattaki en önemli sorumluluğun. Buna engel olan kim varsa, hangi koşullar seni kısıtlıyorsa fark et ve rıza gösterme. Kendin olma serüveninde hislerin ve düşüncelerin ses bulsun. Yaşadığını, hissettiğini, inandığını baskılaman ya da diğerlerinin beklentilerine uyarlaman gerekmiyor. Olduğun gibi yeterlisin, değerlisin ve çok güzelsin.

Bir Cevap Yazın